Tahmini okuma süresi: 3 dakika

Bugün 22 Nisan 2016.

Yani bir yılı daha devirdiğim, 23 yaşını doldurduğum gün.

Pek çok insan için mutlu-mesut geçirilmesi gereken günlerden birini yaşıyorum. Bu yıl her doğum günümde yaptığım şeylerden birini değil de kendi sorgumu yapmayı seçtim. Sakin bir kafayla geçtim bir köşeye, pek çok tarihi şahsiyetin benim yaşımda yapabildiklerini ve benim yapamadıklarımı düşünmeye başladım. Öyle ki meseleye kendi kişisel boyutumdan da baksam toplumsal boyuttan da baksam dişe dokunur pek bir şey bulamadım.

Sonra iş kendi kendimi sorgulamaktan çıktı, memleket ve devlet derdine düştüm. İnsanların ne kadar itişe-kakışa yaşadığını, makam-mevki için nasıl yalakalık ve riyakarlık yaptığını, birbirlerini nasıl kandırma derdine düştüklerini dünyaya uzaydan bakarcasına ama her insanı izlercesine gözlemledim. Bazen böyle olmayan, her şartta güleryüzlü, iyi niyetli yaşamaya çalışan insanlar geldi gözümün önüne. Umut dünyası işte, herkesin böyle olmasını en azından olmaya çalışmasını ümit ederek düşünce yolculuğuma devam ettim.

Yaşadıklarım klasik tabirle 65 yaşında kendisini ve hayatı sorgulayan ve her şey için geç olduğunu fark eden büyüklerimizin yaşadıklarıyla aynıydı sanki. Kimi zaman kişisel hayatımı kimi zaman toplumsal yaşantıyı düşünerek devam ettiğim düşünce yolculuğunda bir çok sorunlar bir çok başarısızlıkların farkına vardım. Belki bazılarına çözümler de buldum. Ama bu çözümler öylesine uzaktı ki elini uzatıp dokunamıyor, aksine yaklaşmaya çalıştıkça uzaklaşıyorlardı.

Tek derdimizin eğlenmek, güzel vakit geçirmek olduğu bu dünyada bir şeyleri ıskalıyor, birilerini kırıyor, memleket için hakkıyla dertlenemiyor, düşünmekten ve düşünceyle alakalı her şeyden kaçıyorduk. Herkesin sadece kendisi için yaşamaya çalıştığı bu dünyada kendisini dünyanın efendileri sanan, isimlerini dahi bilmediğimiz belki  de hiç bir zaman bilemeyeceğimiz bir takım insanların buyruğuyla her gün yüzlerce masum ölüyor, buna karşı toprağını, namusunu, şerefini, bayrağını korumak için savaşanlar şehid oluyordu. İnsanlık tarihi hep bu tür olaylarla doluydu ve biz yine o insanlık tarihinde bulunan insanlar, köleleştiğimiz bu küre-i arzda düşünmeden yaşamaya devam ediyorduk.

Düşün, düşün, düşün…

Bir şeyleri değiştirmek lazımdı. Lakin bir şeyleri değiştirebilmek için önce hepimizin, bizim değişmemiz lazımdı. Ne bileyim en azından birbirimizi dinlemekle başlayabiliriz. Patronsak işçimizin hakkını vermek, çalışanımızı evladımız, arkadaşımız, dostumuz gibi görmek, onunla aynı masada öğle yemeğini paylaşmak mesela. Onun da ev geçindirdiğinin farkında olmak, ona komik rakamlar sunmak yerine insani şartlarda yaşayabilecek imkanlar sunmak. Ya da işçiysek, bize iş kapısı açarak eve ekmek götürebilmemizi sağlayan o adamın arkasından iş çevirmemek, kendimiz kadar onu da düşünmek belki. Onu da düşünerek işten kaytarmaya çalışmadan dürüstçe çalışmak. Anne-Baba isek, evladımızın üzerine titremek, marifetin sadece o çocuğu meydana getirmek değil, aynı zamanda onun kendine, ailesine, memleketine faydalı biri olması için çabalamak, uğraşmak. Belki de en kutsal mesleklerden birini, öğretmenliği icra ediyoruz. Ailelerinden aldığımız o çocukları kendi çocuklarımız bellemek, aralarında ayrım yapmamak, hatta dertlerini dinlemek, hayatlarını iyi şekilde yönlendirmek için fikir vermek. Bir gazeteciysek eğer memleketimizi düşünerek haber yapmak, halka doğruları aktarmak, ama doğruları aktarma meselesini ideolojik çıkarlarımız için kullanmamak. Devlet memuruysak, bürokrat ya da devlet yöneticisiysek, halkı temsil ettiğimizi unutmamak, işi ehline vermek, halktan kopmamak hatta belki bazen şapka-gözlük takıp halkın arasına karışmak, kahvehanelerde, cafelerde, çarşıda-pazarda konuşulanlara kulak vermek. Abartmıyorum, arada bir emlakçılarda dolaşıp ev kiralarını öğrenmek, sıradan mahallerde bile ev kirasının asgari ücretle eşdeğer hale geldiğini görmemiz halinde buna karşı çözüm bulmak. Belki bir gün iş saatlerinde toplu taşıma kullanarak halkın hissiyatına ortak olmak. Herkes için çoğaltılabilirdi bu düşünceler.

Zor şeyler değil diye düşünüyor insan ilk başta. Ama sonra “zor değilse neden kimse uygulamıyor?” sorusu geliyor akla ve işin kötüsü bu soru cevapsız kalıyor. İllaki bunları uygulayanlar var. Peki ya bunları uygulayanlar da bir gün “pes” ederse? Ya külliyen, bütün halk olarak düşüncesiz, saygısız bir hale gelirsek? Bu soru da cevapsız kalıyor.

O halde düşünce yolculuğuna bu soruları şimdilik atlayarak, işe tam tersinden sorarak devam edeyim dedim kendi kendime.

Ya külliyen, bütün halk olarak düşünceli, saygılı bir hale gelirsek?

Gözümün önünde çok güzel sahneler belirdi. Mutlu bir halk düşündüm, işçi-işvereniyle, anne-baba evladıyla, öğretmen-öğrencisiyle, gazeteci-vicdanıyla, yönetici-halkıyla birbirlerinden memnun şekilde yaşıyor. Fazla mı iyimser bir tablo oldu? Tabi ki fazla iyimser oldu. Ama bu yolla en azından sorunları en düşük düzeye indirmez miydik? Sanırım bu daha mantıklı oldu.

“Peki ama bunları uyguladık, mutlu olduk, ya sonra?” diye sordum tekrar kendime. İşte belki de o zaman bir memleket olarak kendini dünyanın efendisi sanan insanların isimlerini öğrenecek, yüzlerini görecek, hatta onlara karşı adil ve şerefli bir düzen için topyekün savaş verebilecektik.

Kim bilir, belki yaşamımdan şimdilik kısa gibi görünen bir 23-24 yıl daha geçtikten sonra gerçekleşecekti bütün bunlar. Belki de hiç bir zaman!

Yola ümitvar olarak devam etme kararı aldım. Seneye bir sersem düşünceler alemine daha dalana kadar en azından.

“Pes etmeyen”, memleket, vatan, devlet ve insan sevdalılarına selam olsun!

Saygılarımla.

Ömer Can Talu

22.04.2016

Henüz oylanmadı.

Lütfen oyunuzu paylaşın

Posted by:Ömer Can Talu

Marmara University, Department of Journalism// Journalist, Photographer, Web Designer // http://Anahtar.tv [email protected] http://instagram.com/omercantalu

Bir Cevap Yazın